ERZURUM KÜLTÜR TURİZM G.S.K. DERNEĞİ
  Seyirlik Oyunların Kaynakları
 

ERZURUM KÖY SEYİRLİK OYUNLARININ KAYNAKLARI

 

Folklor ürünlerinin ortaya çıkışı ile ilgili olarak iki ayrı görüş vardır. Bu inanç ve uygulamaların etkileşim yoluyla bir milletten diğerine, bir topluluktan başka bir topluluğa geçmesi, yahut birbirinden bağımsız olarak her toplumun kendi inanış biçimlerini ve pratiklerini yaratması. Ortaya çıkış şekli nasıl olursa olsun, Erzurum köy seyirlik oyunları bugün asıl amaçlarını kaybederek eğlence için oynanır hale gelmişlerdir. Bu bakımdan oyunların kaynaklarını tesbit etmek ve kesin sonuçlara ulaşmak oldukça güçtür. Köken araştırması yaparken çok dikkatli davranmak, ön yargılardan kesinlikle uzak durmak zorundayız. Aksi halde hataya düşme ihtimali fazla olur.

Her şeyden önce insanlığın ortak kültürel değerleri olduğunu kabul etmek gerekir. Bir kutsal varlığa tapınma, ondan yardım bekleme fikri insanlık tarihi kadar eskidir. Ayrıca tabiat olayları karşısında tavır takınılması, mevsimlerle ilgili değişikliklerin izlenmesi, böylece yeni yıl mefhumunun ortaya çıkması da bütün insan topluluklarının genel ve ortak özelliği haline gelmiştir. Bir de milletlerin karakterlerinin gereği olarak varlığını sürdüren kültür öğeleri mevcuttur. Araştırmamızda bu iki unsuru göz önünde tutarak oyunların kaynaklarına inmeye çalışacağız. Özellikle ritüel oyunlardaki bir takım törensel uygulamalarla dramatik karakteri ön plana çıkan halk danslarındaki bazı figür ve motifler bu bakış açısıyla ele almak istiyoruz. Gerek ritüel oyunların, gerekse profan mahiyetteki oyunların ortaya çıkışında etkili olan unsurları şu başlıklar altında inceleyeceğiz:

A. Kutsal Törenler, Ritler
B. Totem ve Ongunlar, Kutsal Hayvanlar
C. Fıkralar
D. Türküler
E. Günlük Olaylar

A. Kutsal Törenler, Ritler

İncelemeye esas aldığımız Erzurum köy seyirlik oyunlarından Fattik oyunu, 1968 yılında Aşkale ilçemize bağlı Pırnakaban köyünden derlenmiştir. Derlemeyi yapan Ertürk Yöndem'in oyunların kaynakları ile ilgili sorusuna köylülerin verdiği cevap oldukça ilginçtir. Oyunda rol alan kişilerden Veli Duvarcı, oyunun yeni yıla girerken bolluk, bereket getireceğini; ekinlerin, otların bitmesine yardımcı olacağını belirtir ve gerekçesini şöyle açıklar: "Dedelerimizden duyduğumuza nazaran bu oyunu oynarız."

Biz de araştırmalarımız sırasında yılbaşı oyunlarını hazırlayan ve sergileyen kişilerin görüşlerini aldık. Birçoğu eğlence amacı ile oynandığını söylerken özellikle yaşlılar oyunun bolluk, bereket getireceğine inandıklarını belirttiler. Ertürk Yöndem'in derleme yaptığı 1968 den yirmi beş yıl sonra, yani 1994 yılının başlarında Veli Duvarcı ile görüşerek bu konudaki düşüncelerini almaya çalıştık. Bu, hem günümüzde oyunlarla ilgili düşüncelerin mahiyetini bilmek, hem de son çeyrek yüzyıl içinde aynı kaynak kişinin ve bu kişiyi içinde barındıran toplumun düşüncelerindeki gelişme ve değişmeleri tesbit etmek bakımından oldukça önemliydi. 1926 doğumlu Veli Duvarcı, düşüncelerini şöyle özetledi: "Yeni yıla girerken oynanan Fattik oyununun bolluk, bereket getireceğine inanıyorum. Biz kalktık, atalarımızdan, dedelerimizden böyle gördük. Bu inançtır. Ben buna yürekten inanıyorum. Fakat şimdiki gençler bilmezler."

Burada kaynak kişi, iki önemli noktaya parmak basmaktadır:

1. Oyunun oynanış sebebi: atalardan öyle görülmüş.

2. Oyunun oynanış amacı: bolluk, bereket sağlaması. Bu iki nokta bize oyunların kökeni bakımından önemli ipuçları veriyor.

Veli Duvarcı'nın ve Erzurum köylerinde kendileriyle konuştuğumuz çok sayıda kaynak kişinin bu yöndeki düşünceleri bizi mitolojik dönemlerin inançlarına götürüyor. Antropolog C. Strehlow, Avusturalyalı Arunda kabilesine bazı merasimleri neden icra ettiklerini sorar ve "Çünkü atalarımız böyle istedi" cevabını alır. Evliya Çelebi, Kuzey Kafkasyada yaptığı seyahatini anlatırken orada yaşayan kavmin kutsal saydığı bir ağaçtan bahseder, burada yaşayan insanların her yıl bu ağacın altında yiyip içtikten sonra balmumu ve yılmumu yakarak bir çeşit tapınma hareketleri sergilediklerini anlatır. Evliya Çelebi bunlara "Allah size bu ağaca tapınız dedi mi?" diye sormuş, onlarda "biz bunu bilmiyoruz, ama babalarımızdan böyle gördük, böyle yaparız" demişler.

Bilge Seyidoğlu'nun belirttiği şekliyle bu düşüncenin benzerini hemen hemen bütün ilkel kavimlerde görebiliriz. Aynı düşüncenin tarzını kullanarak ilkel insanları ve geleneksel toplumları daha iyi anlayabiliriz.

Atalar ruhuna tapınma veya onları kutsama, bir çok din ve inanış biçiminde olduğu gibi şamanist Türkler arasında da yaygındı. "Eski-Ortaasya şamanizminin esasları Gök-Tanrı, güneş, ay, yer, su, ata (Cedd-i a'la), ateş (ocak) kültleri idi." Ayrıca Gök-Tanrı'ya ulaşmayı sağlayacak iyi ruhlar ve buna engel olan kötü ruhlar vardı. Özel ayinlerden en önemlisi ruhlardan birine ıdık bağışlarken tören ve ayindir. Bu töreni de Şaman yapar.

Altaylılarda Umay, Ana Maygıl, Ak Ene; Yakutlarda Ayısıt adı verilen dişi ruhlar olduğu gibi, ölmüş iyi kamların ruhları da iyi ruhlar zümresine dahildir. Umay, çocukları ve hayvan yavrularını, Ana Maygıl, ulusu koruyan dişi ruhtur; buna ulus anası da denir. Ak Ene (Ak Ana) adlı tanrı ruh, yaratma kudretini ilham eden bir ruhtur. Erkek tanrı ülgen yaratma kudretini ve ilhamını Akene'den almıştır. Ayısıt-yaratıcı, bereket ve refah sağlayıcı dişi ruhlar zümresine denir. Bunlardan kimi insan yavrularını ve kadınları, kimi de hayvan yavrularını ve dişi hayvanları korurlar.

Abdulkadir İnan, Umay hakkında şu bilgileri veriyor:

Umay adının menşei hakkında ileri sürülen faraziyelerden biri bunun Sanskritçe'den ve kültünün Hint'den geldiği hakkındadır. İran edebiyatında rastlanan Hüma yahut Hümay hakkındaki efsane, Yakutların ımı kuşu (ruhu) hakkında söyledikleri efsaneye çok benzemektedir. Hümay kuşu hakkında Başkurt ulemasından Taceddin Yalçıkuloğlu XVIII. Yüzyılda yazdığı bir eserinde şu efsaneyi naklediyor:

"Diyorlar ki, Hümay kuşu maruf bir kuştur. Kuzgun büyüklüğünde olup kanat uçları kara, başı yeşil olur. Yaşadığı yer havadadır. Yumurtasını havada yumurtlar, yavrusunu da havada çıkarır. Diyorlar ki, Hümay bazan yeryüzüne kırk arşın kadar yaklaşır ve geri döner. İşte o zaman bu kuşun gölgesi birinin üzerine düşerse cihanda padişah ola, yahut çok zengin ola."

Umay ruhunun menşeine olursa olsun bu ruh çok eski devirlerden beri Türklerde milli bir kült olmuştur.

Yakutlarda Umay adı ımı şeklinde ancak talih kuşunun adı olarak muhafaza edilmiştir.

Eski Türk topluluklarında ölülere saygı gösterilmesi, ölünün arkasından yuğ törenlerinin düzenlenmesi ölü kültü'nün Türk düşüncesindeki yerini belirlemesi açısından önemlidir. Ölü kültü dünyanın diğer bölgelerinde ve kavimlerinde de söz konusudur.

"Urenha-Tubalar, biri ölürse derhal çadıra çıkarıp keçe veya deriyle örterler. Eve bir koyun getirip bağlarlar. Bu koyun meleyene kadar beklerler: meledikten sonra keserler. Şaman, koyunun en iyi et parçalarını ateşe yakıp ayinini yapar, ölüye hitaben 'bu yeri bırakıp gidenlerin birincisi sen değilsin. Düşünme, üzülme, et ye, rakı iç, darı ye, çay iç' der.

Törende bulunanlar ateşe tütün atarlar, bununla evdeki tören tamam olur. Sonra çadırın bir tarafını söküp ölüyü oradan dışarı çıkarırlar. Urenhalar ölüyü yere gömmezler, uzaklara, kırlara atarlar. Başına bir sırık dikip buda dinine ait dualar yazılı kağıtlar korlar; bunun yanına ağaçtan yahut balçıktan küçük bir ev yapıp bırakırlar.

Urenhalardan birinde misafir bulunan biri ölürse bu ölüyü kapıdan çıkarırlar. Bir demet ot ile vurup 'nen varsa al, bize bırakma, beraber götür!' derler. Kendi ölülerini kapıdan çıkarmamalarının sebebi, fenalık yapmak için geri dönerken kapıyı bulamaması içindir. Ölü misafir ise inançlarına göre, akrabalarını arayacak, bu eve tekrar gelmeyecektir."

Bu inanç ve uygulamaların Erzurum'da yaşayan uzantılarına şu örnekleri verebiliriz:

Merkez Güzelova köyünde bir kimse öldükten sonra devamlı olarak yakınlarının rüyasına girerse tandırda ekmek pişirirken yere düşen ilk ekmek evin bacasına fırlatılır ve 'Allahın seversen al payın, bir daha rüyama gelme' denilir. Yine aynı köyde bir kimse ölünün götürüldüğünü görürse yerden bir avuç toprak alıp serper ve 'al payını bir daha gelme' der.

Horasan'ın Azap köyünde ölünün mezardan çıkmaması için elbiseleri fakirlere dağıtılır.

Örnekleri çoğaltabileceğimiz bütün bu inanç ve uygulamalardan anlaşıldığına göre eski Türk hayatında büyük ve tek tanrıdan başka, yardımcı ruhların ve gözle görülmeyen bir takım varlıkların etkisine inanılıyordu. Tanrıların da insanlar gibi telakki edildiği, hatta insanlarla tanrıların bir arada bulunarak beşeri ilişkiler kurduğuna inanılan mitolojik döneme ait bu inançların bir kısmı tek tanrılı dinlere mensup insanlar arasında da kabul görerek varlıklarını bugüne kadar sürdürmüşlerdir. Günümüzde dahi Anadolu'da görülen alkarısı inancı, türbelere paçavra bağlanması, hastalıklardan korunmak için birtakım büyüsel işlemlere baş vurulması, mitolojik dönemlerin ve şamanizmin izleridir. Günümüzde icra edilen ve bolluk getireceğine inanılan, sonradan oyunlaşmış birtakım merasimler de başlangıçta ataların ruhlarını memnun etmek amacıyla yapılıyordu. Ölünün ruhunu kutsamak, adakta bulunmak, kurban kesmek gibi işlemlerin benzerine günümüzde de rastlıyoruz. Erzurum' da çok yaygın olarak kırk ekmeği ölünün ruhu ya da canı için verilmektedir. Bu yapılmazsa ölenin ruhunun hayatta kalan yakınlarını tedirgin edeceğine inanılır.

Oyunun belirli bir zamanda, yani yılbaşında oynanması, belirli bir biçimde sunulması ve oyuncuların bu konudaki inançlarını dikkate alan Metin And, oyunun bir bolluk töreni kalıntısı olduğunu savunarak bu oyunun ayniyet derecesindeki benzerlerinin yakın doğu ülkelerinde, Balkanlarda ve Avrupa da da oynandığını belirtir ve bunların kaynak itibariyle yakın- doğunun eski tarımsal bolluk törenlerine uzandığını açıklar. Metin And'a göre "bu bolluk törenleri işlevseldi, amaçları doğanın canlandırılması içindi. Bu törenlerle mythlerin birleşmesi dramı yaratmıştır."

Köy seyirlik oyunları ve bunların dayandığı eski tarımsal bolluk törenlerini sağlam bir zemine oturtabilmek için insanın tabiatla olan ilişkilerine dikkat etmek gerekir. Teknik gelişmelerin bulunmadığı ilkel dönemlerde insanoğlu çevresinde izlediği bitkisel hayatın uyarlanması veya uykuya dalması, hayvanların çiftleşmeleri ve yavrulamaları gibi olgulara dikkat etmiş ve her yıl canlanan, ürün veren, sonra bir çeşit uykuya dalan tabiat karşısında yeni yıl mefhumuna ulaşmıştır. Bir yıldan diğerine geçerken eskinin kovulması, yeni yılın bolluk getirmesi için çeşitli törenlerin düzenlenmesi böyle bir anlayışın ürünüdür. Sir James Fraser'in ifadesiyle "doğal olayların değişkenliği ilkel insanı doğrudan doğruya etkilemektedir. Her yıl toprak üzerinde meydana gelen büyük değişiklikler ilkel insanları bu değişiklikler üzerinde düşünmeye zorlamıştır. İlkel insan bu değişiklikleri büyü yoluyla etkileyebileceğine inanmıştır. Yağmuru yağdırmak, güneşi doğdurmak, yemişleri oldurmak, hayvanları üretmek, baharı getirmek için büyü törenleri yapmıştır."

Bütün eski kültürlerde mevcut olan yeni yıl mefhumunu canlı tutan Türkler de yüzyıllar boyunca Ergenekon'dan çıkışı simgelemek üzere kışın bitip baharın başladığı, yani tabiatın canlandığı günlerde tören düzenlemişler, Ateşte kızdırılan demir paralarını örs üzerine koyup çekiçle vurarak temsili bir ayin sergilemişlerdir.

"Çin kaynakları Hun kültüründen bahsederken tapınaklarını zikr ediyorlar. Bu haberlere göre hakanın karargahındaki tapınakta her yılın başında ayin yapılırdı."

Orta Asya steplerinde hayvancılıkla uğraşarak göçebe hayatı yaşayan Türkler, yerleşik düzene geçtikten sonra bu ırki karakterlerinin yanı sıra komşu kültürlerin de etkisiyle yeni bir takım törenler icra etmeye başlamışlardır. Koç katımı, davar yüzü, yılın iki ayrı bölümünden biri olan ruz-ı kasımın bitip ruz-ı hızırın başlaması, toprağın canlanması ve ürün alma dönemlerinden her biri toplu törenlere ve kutlamalara sahne olmuştur. bu törenlerde hayvan postuna girilerek çeşitli taklitlerin yapılması, evlerin dolaşılarak yiyecek toplanması, bugünkü kış yarısı oyunlarının kaynağını teşkil etmiştir.

Abdulkadir İnan, şamanist türk kavimlerinin ayin ve törenlerini iki kısımda inceler: 1. Muayyen vakitlerde yapılması gereken ayin ve törenler. 2. Tesadüfi olaylar dolayısıyla yapılan özel ayin ve törenler. Muayyen vakitlerde yapılan ayinler, ilkbahar, yaz ve güz mevsimlerinde yapılan ayinlerdir ki, bunların çok eski devirlerden beri yapılagelmekte olduğuna şüphe yoktur.

Eski bolluk törenlerinin kalıntısı olduğu anlaşılan kış yarısı törenleri muhteva bakımından incelendiğinde kız kaçırma ve ölüp dirilme motiflerinin ağırlıklı bir biçimde yer aldığı görülür. Kaçırılan kız, üremenin, bereketin simgesidir. Bu, beraberinde çiftleşmeyi ve arkasından çoğalmayı sağlar. Ölüp dirilme de tabiatın her yıl canlılığını, verimliliğini kaybetmesi, sonra tekrar canlanması, tohumun tarlaya atılması, bitkilerin yeşermesi, yeniden dirilişi hatırlatıyor. Bu düşüncenin örneklerini eski mitlerde de görüyoruz. Mısır buğday tanrısı Osiris'in toprakla birleşmesi sonucunda bolluk olması. Mezopotamya tanrısı Tammuz'un İştar'la birleşmesiyle bitkilerin yeşermesi, İştar'dan ayrılınca her türlü üremenin ve yeşermenin durması, hasat tanrıçası Demeter'in kızı Persephone'in kaçırılışı ve izinle her yılın üç ayında yer yüzüne çıkması, bu düşünceyi besleyen mitolojik unsurlar olarak dikkatimizi çekiyor.

Bütün bu uygulamalarda başa dönme, asla yönelme şeklindeki mitolojik düşüncenin izlerini görüyoruz. Çünkü mitolojik düşüncede "menşee dönüş yeniden doğuş ümidi verir. Bütün dini merasimlerin maksadı başlangıca dönmektir. İlkel toplumlarda tedavi etmek yoktur. Ancak kaynağa dönülerek yeniden yaratma vardır. Dünyayı, hayatı yaratan güçlerin kaynağı enerji doludur.

Ölüp dirilme motifinin bir başka örneğine de şaman ayinlerinde rastlıyoruz. Şaman bir takım ön hazırlıklar yaptıktan ve ekstaz haline geldikten sonra "emegetini, yani koruyucu ruhunu veya başka tanrıları çağırır. Bunların çabuk gelmeleri için yalvarır. Bu ruhlar birdenbire bastırırlar, şaman korkusundan bayılır, düşer. Şaman yüzüyle, yani secde eder gibi düşerse iyi alamet sayılır, arkasıyla düşerse fenadır. Şaman yere düşer düşmez herkes ilahiler okumaya başlar. Tecrübeli ihtiyarlar, şamanı ayıltmaya çalışırlar. Ruhlar arasında kendi emegetini gördüğü gibi, şaman ayılır, neşelenir, sıçramaya ve dans etmeye başlar."

Hayatını tabiatla bütünleştiren, tabiattaki değişikliklere göre yaşamına yön veren insanoğlu daha müreffeh bir hayat yaşayabilmek için doğanın canlanmasına ihtiyaç duymuş, bunun için de yağmur yağmadığı zamanlarda kuraklığı önleyecek çeşitli işlemlere baş vurmuştur.

"Türk kavimlerinde çok eski devirlerden beri yaygın bir inanca göre, büyük Türk tanrısı Türklerin cedd-i alasına yada (yahut cada, yat) denilen bir sihirli taş armağan etmiştir ki, bununla istediği zaman yağmur, kar, dolu yağdırır, fırtına çıkarırdı. Bu taş her devirde Türk kamlarının ve büyük Türk komutanlarının ellerinde bulunmuş, şamanistlere göre, zamanımızda da büyük kamların ve yadacıların ellerinde bulunmaktadır."

Yada taşından başka, kısırlığa sebep olan, doğumda kolaylık sağlayan ve çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılan taşlar da vardır. Türk kültür tarihinde büyüsel nitelik kazanan bu taşların kutsal sayılmalarının sebebini araştıran Bilge Seyidoğlu'na göre "taşlara sihir atfedilmesi bu taşların vaktiyle tanrılar tarafından kullanılmış olmasından ileri gelmektedir. Taşlar kullanılırken de birtakım işlemler ve hareketler yapılır. Bunlar da bizi ilk zamanlarda bu taşları ilk kullanan tanrıların veya yardımcılarının onları böyle kullandıkları düşüncesine götürmektedir."

"Kırgız-Kazakların Er Gökçe destanında Altın Ordu'nun meşhur kahramanlarından Er Kosay, uzun kulaklı sarı atının ceğerlerinin altından cay taşı (yad taşı) çıkardı. Salladı, salladı yere koydu. Havadan yağmur yağdı. Yağmur suyunu içtiler."

"Kuraklık zamanlarında yağmur yağdırmak için cada taşından başka çarelere (tılsımlara) de baş vurulur. Ural dağlarının doğusunda yaşayan Ulu Kutay, Salcıvıt, Barın Tabun Başkurtlarında yağmur tılsımı olarak birbirini suya atmak, birbirine su atmak adeti vardır."

Türklerin İslam medeniyetine dairesine girdikten sonra edindikleri geleneklerden biri de yağmur duasıdır. Köylülerin topluca bir tepeye çıkıp kurban kesmeleri, namaz kılıp dua etmelerinden sonra yemek yemeleri biçiminde ortaya konulan bu uygulama günümüzde de Türkiye'nin bütün bölgelerinde, özellikle Erzurum'da varlığını sürdürmektedir. Buradaki büyüsel işlemlerin islami karaktere büründüğünü görüyoruz.

Yağmur yağmadığı zamanlarda çocukların veya gençlerin bir ağaç parçasını yahut süpürgeyi bebek biçiminde süsleyerek bunu kapı kapı dolaştırmalarından ibaret olan yağmur gelininin de çok eski bolluk törenlerinin kalıntısı olduğunda şüphe yoktur. Bu oyunun üç asli unsuru şunlardır:

1. Kukla biçimindeki bebeğin kapı kapı dolaştırılması.

2. Önünde durulan evin sahibi tarafından bebeğin üzerine su serpilmesi.

3. Her evde yiyecek toplanması.

Su, hayat vericidir. Bolluğun, çoğalmanın sembolüdür. Evleri dolaşarak yiyecek toplamak da şamanlığa giriş törenleriyle yakınlık gösteriyor.

"Baykal gölü ve Selenge ırmağı çevrelerinde yaşayan Buret'ler resmen budist sayıldıkları halde şamanizm geleneklerine çok bağlı kalan Moğol boylarından biridir. Bunlarda şamanlığa istidat gösteren adama şaman (bö) olması teklif edilir. Teklif kabul edilirse şaman namzedi komşularından biriyle oba oba, ev ev dolaşıp sadaka toplar. Namzede refakat eden adamın evinde demir parçaları ve paçavra gibi şeyler bağlanmış bir değnek (asa) bulunur."

Ayrıca Yağmur Gelini oyununun Erzurum 'un değişik köylerinde farklı biçimde anılan isimlerinden yola çıkarak menşei ile ilgili bazı ipuçları elde etmek mümkündür. B, m, v, d seslerinin hakim olduğu bu kelimelerin kaynağının kesin bir biçimde belirmemiz oldukça güç. Ancak dandik kelimesinin 'ahmak, boş, yararsız' anlamlarında argo bir sözcük olduğu görülmektedir.

Eski oyuncuların temsillerde fallus kuşandığını belirterek bunun bolluk getiren bir etken, tılsım olduğu gibi kötülük kovan bir etkiye de sahip olduğunu ifade eder. Ayrıca bir kutsama aracı olarak fallusun şamanizm inançları arasında da yer aldığını biliyoruz. "Başkurtlar ağaçtan fallus kadar bir nesne yapıp onu asarlar, sefere çıkarken veya düşmanla karşılaşırken onu öper ve ona secde ederlerdi."

Bir bolluk töreninin kalıntısı olduğundan şüphe olmayan, bugün de yağmur ve arkasından bolluk, bereket getireceğine inanılarak sergilenen oyuna erkeklik aygıtı manasında dandik adının verilmesi oldukça ilginçtir. Çünkü üremenin, bolluğun simgesi olan fallus birçok mitte yer aldığı gibi, şamanizmde de mevcuttur.

Bütün bu örnekler ve değerlendirmeler eski kutsal törenlerin ve ritüellerin asıl amaçlarını kaybederek oyunlaştığı, zamanla işlevini kaybederek eğlence haline geldiği gerçeğini ortaya koyuyor. Ritüellerin köy seyirlik oyunlarına kaynaklık ettiğini söyleyen Sevda Şener, şu yorumu getiriyor:

"... Tiyatronun asal öğesi olan bir olayı taklitle canlandırma eyleminin ilkel kavimlerin büyü törenlerinde bulunduğu ve tiyatronun bu canlandırma eyleminden türediği görüşü kalın çizgileri ile kabul edilmektedir. Antik Yunan dramının mevsim değişmesiyle ilgili ritüellerden doğmuş olduğu görüşü bir çok tiyatro tarihçisi tarafından benimsenmiştir. Günümüzde hemen her ülkede kutlanan halk bayramlarının ve belli günlerde oynanan köy oyunlarının eski büyüsel törenlerin uzantısı olduğu varsayımı da geçerli sayılmaktadır."

B. Totem ve Ongunlar, Kutsal Hayvanlar

"Bir insan grubunun ya da tek bir kişinin mistik ve majik duygularla bağlı bulunduğu hayvan, bitki, doğasal olay ya da cansız bir nesne " biçiminde tanımlanan totem, ilkel insanın hayatında ve düşünce dünyasında önemli bir yere sahipti. Bu düşünce etrafında geliştirilen ve kendine has kuralları olan inanç sistemi totemizm olarak adlandırılıyor ve ilkel dinlerden sayılıyor. Totemizmin kalıntısı olarak çeşitli maddelerden yapılan ve özenle muhafaza edilerek kutsallık atfedilen resim, şekil ve armalar da ongun adını alıyor.

Türklerin de başlangıçta bir totemcilik dönemi yaşadıkları, daha sonraki devirlerde çeşitli ongunlara sahip oldukları biliniyor. Farklı din ve kültürlerin etkisine rağmen bu inanış biçiminin kırıntılar halinde günümüze kadar devam ettiği, başka unsurlarla birleşerek varlığını sürdürdüğü iddia edilmektedir.

Abdulkadir İnan, ongun hakkında şu bilgileri veriyor: Altaylarda 'tös=töz' , Yakutlarda 'tangara', Uranhalarda 'eren', Moğol Buretlerde 'ongon' denilen putlar - fetişler vardır. Bunlar, keçeden, paçavradan, kayın ağacı kabuğundan yapılır. Bir kısmı çocukların oynadıkları bebeklere benzerler. Bir kısmı da tilki, tavşan ve başka hayvan derilerinden ibarettir. Bunlar duvarlara yahut sırıklara asılır. Bazı aileler bunları torbalarda saklarlar. Ava veya önemli bir sefere çıkarken bu putlara saçı saçarlar ve ağızlarına yağ sürerler.

Divanü Lügati't Türk'te töz kelimesinin karşılığı olarak "asıl, kök" manalarının verilmiş olması, kelimenin yüklendiği anlamı ve bunun çevresinde oluşan inanış biçimini doğrular mahiyettedir.

"Müslüman Türklerde de eski töz ve ongon kültünün izlerine rastlanmaktadır. Doğu Türkistanlı bakşılar hastaları tedavi ederken bir çok kuğurçak (kukla) kullanırlar. Başkurt ve Tobol bakşıları sıtma hastalığını paçavradan yaptıkları korçak (kukla)lara nakledip uzaklara götürürler.

Ongon (tös/töz) kültünün, totemcilik devrinin bir hatırası ve kalıntısı olduğu birçok etnograflar tarafından iddia edilmektedir. Ongon (töz)ların çoğu hayvan tasvirleri veyahut hayvan adları taşıdıkları ve töz kelimesinin eski ve yeni Türk lehçelerinde 'esas, menşe, kök' anlamına gelmesi bu faraziyeyi kuvvetlendirmektedir."

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldığı şekliyle eski Türk düşüncesinde asıl büyük tanrıdan başka farklı fonksiyonlara sahip olağanüstü tarzının izlerine günümüzde Erzurum köy seyirlik oyunlarında rastlıyoruz. Yağmur Gelini (Bolbadik) oyununu örnek olarak gösterebiliriz. Kuraklık zamanlarında çocukların veya gençlerin ellerinde dolaştıkları yapma bebek, yağmurun yağmasını sağlayacak olağanüstü varlığın simgesi, ongunu olarak taşınıyor. Bugün elbette bu düşünce bütünüyle ortadan kalkmış ve islami bir karaktere bürünmüştür. "Ver Allahım ver bir sulu yağmur!" ifadesiyle yağmurun Allah'tan istendiği açıkça ortaya konuluyor. Ama bir totemizm unsuru olarak kukla da varlığını koruyor.

İlhan Başgöz, bu yağmur töreninin kökeni hakkında hazırladığı incelemesinde törene ve törende dolaştırılan bez bebek veya canlı çocuğa verilen isimlerin manalarından yola çıkarak oyunun kaynağının araştırmıştır. Ona göre Anadolu'nun bütün bölgelerinde oyuna ad olarak verilen kelimeler Türkçede veya başka dillerde 'kurbağa' , 'kurbağa yavrusu' anlamındadır. Anadolunun bazı köylerinde kurbağa yavrusuna kepçecik, çömçecik adları verilmektedir. Hindistan'ın Kanada bölgesinde kurbağaya doddu deniliyor. Yine Hindistan'ın bazı bölgelerinde yapılan törenlerde gezdirilen bebeğe mindaki adı verilir. Mindaki, 'kurbağa kız' demektir.

Anadolu yağmur törenlerinin bir kısmında bizzat kurbağanın kendisinin dolaştırıldığına, susuzluktan kurbağanın öldüğü yolunda ifadeler kullanıldığına ve her evden kurbağanın üzerine su döküldüğüne dikkat çeken İlhan Başgöz şu sonuca ulaşır:

"... Yağmur törenlerinde taşınan yapma bebeğin yahut canlı çocuğun kurbağa ya da kurbağa yavrusunu simgelediği ileri sürülebilir. Törenin ilk biçiminde kurbağa taşınmış olmalıdır, daha sonraki değişmelerle birlikte kurbağanın yerini onu simgeleyen bir çocuk veya yapma bebek almıştır."

Başgöz, tezini daha ileriye götürerek Asya'nın çok eskiden beri tarımla uğraşan Çin ve Hindistan gibi memleketlerinde kurbağanın yağmur tanrısı olarak tanındığını, bugünkü oyunlarda yağmur gelini genel adıyla bilinen yapma bebeğin bir totem unsuru halinde varlığını koruduğunu iddia eder. Abdulkadir İnan'ın yıllar önce bu konuda ortaya koyduğu yorumu da Başgöz'ün görüşünü kuvvetlendirecek mahiyettedir:

"Bu adetteki 'kadın kuklası' şamani Türklerin panteonuna dahil olan töslerden bazılarına çok benziyorsa da Anadolu Türklerinden başka Türklerde buna benzeyen bir merasime tesadüf edilmiyor. Galiba bu adet, ileri Asya'nın pek eski yerli zürra bir kavminden kalma bir adet olsa gerek. Bu adete dair bütün Anadolu, Suriye, Irak ve Azerbaycan adetleri toplanırsa ihtimal ki bu merasimin eski dini şekli tayin edilebilir."

Erzurum köylerinde yaptığımız araştırmalarda henüz kurbağa görünümü kazanmamış olan küçük kurbağa yavrusuna kepçe adının verildiğini tesbit ettik. Bu nedenle bazı köylerimizdeki yağmur törenlerinde yapma bebeğe verilen kepçe hatun adının bir mutfak eşyası olan kepçeden değil kurbağa yavrusuna verilen isimden kaynaklandığı söylenebilir. Ayrıca Erzurum'un bazı köylerindeki mirmındik, mırmındırik biçimindeki adlandırma da Hindistan'ın kurbağa kız anlamındaki mindaki si ile benzerlik arzetmektedir. Bunun mindaki >mındik>mırmındik biçiminde geliştiği iddia edilebilir. Yine İlhan Başgöz'ün yoruma tabi tuttuğu isimlerden doddu nun değişerek dodo veya dodu şekliyle Erzurum'da kullanıldığını tahmin edebiliriz.

Bu bilgilerden yola çıkarak Erzurum'da sergilenen yağmur gelini oyunu ile kurbağa arasında yakınlık kurmak yanlış olmayacaktır. Kurbağanın Türk mitolojisinde taşıdığı değeri kesin çizgileriyle belirleyemiyoruz. Ancak Beltir ve Sagay kamlarının davullarında kurbağa resminin bulunması oldukça anlamlıdır.

Tufan olayının "G. Potanin tarafından tesbit edilen Uryanha (Tuba) rivayetine göre yer, bir kurbağa üzerindedir. Kurbağa kımıldanırsa tufan olur. Eski bir zamanda bu kurbağa kımıldamış ve yeryüzünün büyük denizi (ulu talay) dalgalanmış, kaynar gibi olmuş, tufan olmuş."

Bahaeddin Ögel, Altaylıların ceplerinde taşıdıkları bir takvimin resmini vererek şu açıklamada bulunuyor: "Ortada, efsanelerimizde sık sık geçen ilk 'Ortadeniz' görülüyor. Bu denizin ortasında yaşayan kurbağa-kaplumbağa karışımı efsaneleşmiş bir mahluk yer almış ve iki tarafını da balık kuşatmıştır. "

Gerek kurbağaların yağmurlu ve bulutlu havalarda yumurtladıkları, bağırdıkları ve çiftleştikleri yolundaki bilimsel veriler, gerekse bu konudaki mitolojik bilgiler ilkel insanın kurbağayı yağmurun yağması ile ilgili majik işlemlerde etkili bir hayvan olarak kabul ettiğini ortaya koyuyor. Yağmurlu zamanlarda kurbağaların çiftleşmeleri de üreme, bolluk, bereket unsuru olarak dikkatimizi çekiyor.

Türkler arasında yaygın olan yapma bebek geleneğinin izlerine Erzurum köy seyirlik oyununda Bebek oyununda rastlıyoruz. "tıpkı Altay şamanlığında olduğu gibi, hastalığı başka bir nesneye yahut hayvana 'göçürme' , Türkistan bakşılığının da en önemli unsurlarından biridir. Ayin, 4, 6, 12, 15, 16 bölüm olur. Bazan ayin (oyun) bölümleri korçaklar (bebekler) ile tayin edilir. Bu ayinlere 'altmış korçak oyunu' yahut 'seksen korçak oyunu' denilirse de hakikatte 20 tane korçakla tamamlanır."

Her kabilenin bir hayvandan türediğine dair ilkel düşüncenin giderek zayıflaması sonucunda bu inanış biçimi tümüyle ortadan kalkmış, daha sonraları bir ongun halinde varlığını sürdürmüştür. Şamanizm inançlarına göre bu heykelcikler, kabilenin, soyun, ailenin koruyucu olarak kabul edilir ve belirli zamanlarda yapılan dini törenlerde bu heykelciklere yemekler verilir, çeşitli saçılar saçılırdı. Zamanla bu inanış da zayıflamış, özellikle Orta Asya Türk topluluklarında bazı hayvanlar ve yırtıcı kuşlar kutsal sayılarak sadece sembol seviyesinde kalmıştır. "Oğuz boylarının armaları olan kuşlara da ongon adı verilmiş olmasına rağmen, Oğuz Türklerinin onlara yemek sundukları ve saçı saçtıkları hakkında elimizde hiçbir kayıt yoktur. Bazı kavimler böyle iptidai din devrelerini erken çağlarda geçirmiş fakat bu eski hatıralar, toplum yüksek bir seviyeye eriştikten sonra bile, arma şeklinde olsun devam edegelmişlerdi."

"Yakutlarda kısır kadınlar çocuk vermesi için kartala başvurup yalvarırlardı. Bundan sonra dünyaya gelen çocuğa 'hotoy terütteh' (kartaldan türemiş) denilirdi."

XVIII. asırda Orta Asya'da seyahat ederek Orhun yazıtlarını da bulan İsveçli subay Strahlanberg, Yakut Türklerini ziyaret ederek onlar hakkında şu çok önemli bilgileri vermişti:

"Yakutlara göre, yaratıklardan (Creatur) biri kutsal sayılır ve her kabile ile soy da bu hayvandan türediklerine inanırlardı. Bunlar, boyların kutsal saydıkları kuğu, kaz, karga vs. gibi hayvanlardı. Bunun içinde bu hayvanlar hiçbir suretle yenmezdi. Fakat o hayvanın boyundan gelmeyenler için bir mesele yoktu. Başkaları pekala diğer boyun kutsal hayvanını yiyebilirdi."

Kültür tarihi araştırmaları, insanların bir hayvan soyundan geldikleri biçimindeki inançları kapsayan totemizmin giderek kaybolduğunu, ama izlerinin her dönemde varlığını koruduğunu gösteriyor. Türklerin Anadolu'ya yerleşmelerinden sonra ise ongun seviyesinde de mevcut olmadığını, sadece halk adet ve inanmaları arasında kırıntılar halinde yer bulduğunu görüyoruz. Bu gelişmede

 

Türklerin İslamiyeti kabul etmesi de etkili olmuştur. Günümüzde Anadolu'nun diğer bölgelerinde olduğu gibi, Erzurum'da da bu inançlara rastlanmaktadır. Bugünkü Erzurum köy seyirlik oyunlarında ve danslarında bu inancın izlerini görmek mümkündür. Ancak bugün oyunlar sadece eğlence amacıyla sergilenmektedir. Oyuncu ve seyirciler, bu motiflerin manasını bilmemektedirler.

Erzurum barları içinde önemli bir yere sahip bulunan, ancak günümüzde unutulmaya yüz tutmuş olan Turna barı, halk dansları grubuna girmekle beraber bünyesinde taşıdığı dramatik figürlerden dolayı seyirlik oyunlar arasında ele alınmasını zorunlu kılmıştır. İki kişi tarafından oynanan Turna barında erkek ve dişi turnanın çiftleşmesi ve kanat çırpmaları temsil edilir. Böylece dramın asgari şartı olan "kendinden başkasını canlandırma" özelliği gerçekleşmiş olur.

Turnanın bir oyuna konu olarak seçilişini araştırdığımızda oyunun kökeninin totemizme dayandığı sonucuna ulaştık. Gerek Türk kültür tarihi ile ilgili kaynaklar, gerekse halk arasındaki inançlar, bu yargıya varılmasında etkili oldu.

X. yüzyılda Abbasoğulları döneminde özel bir görevle Türklerin yaşadığı bölgeleri gezmiş olan Arap bilgini İbni Fadlan, Başkurt Türklerinden bir kısmının turnaya taptığından söz eder. U. Holmberg Yakut kabilelerinin kutsal ataları arasında turnanın da bulunduğunu belirtir.

Şükrü Elçin de Türk Halk Edebiyatında Turna Motifi adlı değerli araştırmasında turnanın totem unsuru oluşuyla ilgili olarak şu tesbitlerde bulunuyor:

"Kuşlar içinde konumuzu teşkil eden su kuşu turnanın, Türklerde Gök Tanrı tasavvuru dışındaki ilahlardan biri olarak hikmet sahibi ruhu temsil ettiği kabul edilmektedir. Prof. W. Eberhard, milattan önce iki bin yıllarında yaşamış, proto-türk olmaları ihtimal dahilinde bulunan Chon'larda su kuşu motifi içinde hakim ruhun timsali turnanın yaşadığına işaret etmektedir. Masao Mori, Türklerin ataları sayılan Tie-le 'ler vasıtası ile Tingling'lere atfedilen geyikli alp abidelerinde turnanın yer aldığını söyler. Aynı motif Göktürk abidelerinde devam eder. Henüz Müslüman olmamış Kırgızlar arasında seyahat eden İbni Fadlan, onuncu asırda turnanın Gök Tanrı dışındaki ilahlardan biri olduğunu kaydeder."

Şükrü Elçin, söz konusu yazıda, turnanın Başkurtlar tarafından 'selamet yolunu açan bir ilah' olarak kabul edilmesiyle şamanist Türklerin dişi ruhlar zümresine ad olarak verdikleri Ayzıt arasında ilgi kurar ve turnanın Ayzıt gibi telakki edildiğini savunur.

İlk Türk dervişleri de zaman zaman kuşların taklit edilmesiyle yapılan elbiseleri giyerlerdi. Ahmet Yesevi'nin bazen 'turna donu' na girdiği, yani turna elbisesi giyindiği rivayet olunuyor.

İslami inançların etkisiyle tanrısal özelliğini kaybeden turna, halk düşüncesinde 'mübarek kuş' olarak tanınmış, sılaya haber götüren sevecen bir yaratık biçiminde telakki edilmiştir. Turna, halk hikayelerinde de habercilik fonksiyonuyla yer alır, şiirlere konu olur. Bugün Erzurum'da turna mübarek ve uğurlu bir kuş olarak kabul edilir. Turnayı öldürmek veya yaralamak günah sayılır. Şenkaya'nın Kaynak köyünde turna katarı geçtiği zaman yere onbeş-yirmi tane taş dizilir, sonra bu taşlar dağıtılırsa turna katarı da dağılır. Genellikle turnanın eti yenilmez.

Bütün bunlar turnanın bir totem unsuru olarak günümüze kadar önemini koruduğunu ve bir halk dansıyla dramatize edildiğini gösteriyor.

Erzurum'da hayvan taklidinin yapıldığı danslardan biri de Tavuk barıdır. Oyunun en önemli figürü oyuncunun bacaklarını titreterek ayağa kalkmasıdır. Önce tavuğun Türk kültür tarihindeki yerini görelim. Kaşgarlı Mahmud'un verdiği bilgilere göre eski Türklerde tavuk ve horoz için kullanılan ortak isim takagu idi. Aynı cinsin dişisi ve erkeği olan bu hayvanları birbirinden ayırmak için birincisine tişi takagu, diğerine de erkek takagu denilirdi. Eski Türk takviminde her on iki yıl, çağ olarak kabul edilir ve bu on iki yılın her birine bir hayvan adı verilirdi. Bu hayvanlardan biri de tavuk idi. Bahaeddin Ögel, eski Uygur metinlerinde yer alan "Öpkesin, bagırın, kumşıklarında tuta (öfkesini ve bağrını gagalarında tutarak)" ifadesinde korkunç bir kuşun gagalarından söz edildiğini belirtmekte ve tavuğun gagasının ta tumşuk kelimesi ile karşılanmasını aynı mitolojik inanışa bağlamaktadır. Oğuz Kağan destanında altın ve gümüşten yapılmış tavuk armalarının yer alması da oldukça anlamlıdır. Ayrıca tavuğun şaman ayinlerinde, özellikle tedavi amacıyla kullanıldığını

görüyoruz. Türkistandaki şaman ayinlerini araştıran S.E. Malov'un bildirdiğine göre 1915 yılında Aksu şehrinde yapılan bir ayinde bakşı, ayin için hazırlanmış tavuğu hastanın başı üzerinde dolaştırmak suretiyle şifa vermeye çalışmıştır.

Günümüzde de halk arasında tavuğun hastalık tedavisinde kullanıldığını biliyoruz. Erzurum'da tavuk ve horozla ilgili diğer inanışlar da şöyledir: Tavuk öterse onu bacadan aşağıya atarlar, eğer evin içinde tandıra doğru koşarsa tutup keserler, dışarıya koşarsa kesmezler. Horoz vakitsiz öterse ev büyüğü ölür. Tavuklar çok bağırırsa deprem olur. Tüyleri istisnasız beyaz olan horozun geldiği yerde kadınların ayağa kalkması gerekirmiş. O horoz molla sayılırmış. Ayağa kalkılmaması günah kabul edilir.

Erzurum'un oynanan kadın barlarından biri, Çift Beyaz Güvercin adını taşır. Turna ve tavuktan sonra güvercinin de oyunlara konu olması tesadüfi değildir. Verbitsky tarafından XIX. yüzyıl ortalarında Altaylılardan tesbit edilen tufan rivayetine göre Nama, suyun derinliğini öğrenmek için kuzgunu gönderdi, kuzgun dönmedi; kargayı gönderdi, o da dönmedi; saksağanı gönderdi, o da dönmedi. Nihayet güvercini gönderdi. Güvercin gagasında dal ile geri döndü. Nama, kuzgun, karga ve saksağanı görüp görmediğini sordu. Güvercin bunları gördüğünü, her üçünün de leşe konup gagaladıklarını haber verdi. Nama, "Onlar kıyamete kadar leş ile geçinsinler, sen benim sadık hizmetçim oldun; kıyamete kadar benim evladımla beraber yaşa" dedi.

Ayrıca, hastayı tedavi etmek için düzenlenen şaman ayininde güvercinin, hastanın başı üzerinde dolaştırıldığını; Hacı Bektaş Veli'nin güvercin donuna girdiğini hatırlatmak gerekir.

Yılbaşında oynanan ve Deve oyunu, Yılbaşı oyunu gibi adlarla anılan oyunda deve ve ayı oynatılması yaygındır. Oyunda insanlar tarafından taklit edilen deve ve ayının Türk köylüsünün hayatına nasıl girdiği hususu oldukça düşündürücüdür. Bu konuda kaynaklarda yeterli ipucu bulamamakla birlikte Altay yaratılış mitinde deve ve ayı unsurlarına rastlıyoruz: "Erlik, eline çekiç, körük, örs aldı. Bir vurdu ayı çıktı, biz vurdu domuz çıktı, bir vurdu Albıs (fena ruh) çıktı, bir vurdu deve çıktı"

"Aba tös, şamanistlerin en çok saydıkları putlardan biridir. Ayı tasviridir. Aba (apa), eski Türkçe de baba, ata anlamlarını ifade etmiştir. Bütün eski Türk lehçelerinde ayı'ya gerçek adı olarak azıg (azıg, ayıg, ayu, ayı) denildiği halde bazı boylarda bu canavar aba (XI. Asır Kıpçaklarında ve bazı Altay lehçelerinde) yahut 'ese, ebe, ebüge (Yakutçada) ' denilmektedir. Bu kelimelerin hepsi 'ata' manasına gelir ki kuzey kavimlerinde bu hayvanın adı tabu sayıldığı devirden kalma gelenektir. Ayı kültünün izleri yüksek kültürlü İskandinavya köylerinde bile tesbit edilmiştir."

"Şamanistlere göre ayı, orman tanrısı-ruhunun timsalidir. Adı da tabudur. Şamanistler bilhassa ormanlarda ayının adını söylemekten korkarlar. Eski Kıpçaklar ayıya 'aba' derlerdir."

Özetlemek gerekirse Erzurum'da oynanan köy seyirlik oyunlarında, özellikle ritüel oyunlarda ve halk danslarının bir kısmında eski kutsal ayinlerden, totem ve ongun önemlerinden kalma izler vardır. Profan mahiyetteki oyunlarda da hayvan benzetmelerine rastlamak mümkündür. Ancak bunların mitolojik kaynaklı olsalar bile köy hayatıyla bütünleşmiş oyunlara girdiğini görüyoruz. Köylü, hayatının çeşitli safhalarında yararlandığı hayvanları oyunlarına konu olarak seçmiştir. Pertev Naili Boratav'ın ifadesiyle seyirlik oyunlar 'sadece eğlence vesilesi ve aracı, hayal ürünü, gelip geçici şeyler değildir, onlar, toplumun günlük sorunlarından, tasalarından, kaygılarından, sevinçlerinden, işlerinden, üretim ve tüketim çabalarından, törelerinden, törenlerinden ayrılamaz. Bir kelime ile halkın yaşamı ile kaynaşmışlardır; onunla bir bütün halindedir ve ancak toplumun yaşamının türlü yönleriyle bir arada incelenerek değerlendirilip yorumlanabilirler.

 

 

 

C. Fıkralar

Fıkra anlatıcılığı belli bir maharet ister. İyi bir fıkra anlatıcısı, karşılıklı konuşmaları verirken ses tonundaki değişiklikler ve farklı mimiklerle anlattığı olayın akışına canlılık kazandırır, fıkranın dinleyici üzerindeki etki gücünü artırır, böylece çok alt seviyede de olsa dram niteliği ortaya koyar. Fıkrada yer alan kişileri ayrı ayrı taklit ederek kendinden başka birini canlandırmanın en yüzeysel örneğini sergiler. Fıkra anlatıcılarının bu özelliğini dikkate alan Edmond Saussey, halk tiyatrosunun oluşumunda fıkraların büyük ölçüde yardımı olduğunu iddia eder.

Fortunat Strowsky, bu düşünceyi daha ileriye götürerek anlatmanın dramatik özelliğine değinirken şu yorumu yapar: "Her insan, kendi kendini sıkı bir murakabeye tabi tutmadığı takdirde, anlattığı şeyi oynamaktan vazgeçemez. Zaten kendisini dinleyen de sözlerinden ziyade onun bu oyununa dikkat eder."

Fıkraların yapısında yer alan güldürme ve düşündürme ögeleri ile fıkra anlatıcılarının ortaya koydukları canlandırma özelliği, bu tür ile halk tiyatrosu arasında geçişmelere zemin hazırlamıştır. İkisinde de günlük hayattan alınmış bir olay anlatılır. Ama,  seyirlik oyunda gösterme, canlandırma, fıkrada ise anlatma ile birlikte kısmen canlandırma özelliği ön plana çıkar. Yani fıkracı tek kişilik oyunun oyuncusu konumuna yaklaşma eğilimindedir. Bu özellik Saussey'in belirttiği gibi, rol yapma, taklit etme yeteneğinin gelişmesini hızlandırmış ve kolaylaştırmıştır.

Fıkralarla köy seyirlik oyunları arasında bir karşılaştırmaya gittiğimizde bazı seyirlik oyunların konularını fıkralardan aldığını görüyoruz. Oturma odalarında, çeşitli sohbetlerde anlatılan bir fıkra, oyun biçimine sokulabilecek nitelikte ise seyirlik oyunları sergileyebilen bir kişi bu fıkrayı oyunlaştırarak seyircisine sunabiliyor. Erzurum'un Pasinler ilçesine bağlı Yastıktepe köyünden derlediğimiz Deve oyunu bunun tipik bir örneğini oluşturmaktadır. Bu oyunda sergilenen olayların fıkra biçiminde anlatıldığını biliyoruz. Fıkranın son bölümündeki manzum konuşma, oyunda da dikkati çeken asıl unsur durumundadır.

Er bulunur Bar Bulunmaz oyunu da yine halk arasında anlatılan bir fıkranın canlandırılmasından ibarettir.

D. Türküler

Köy seyirlik oyunlarının oluşumunda halk türküleri önemli bir rol oynamıştır. Muhtevasında karşılıklı konuşmalara yer verilen bazı türküler oyun halinde sergilenmeye çok müsaittirler. Bir durumun veya kişiliğin tasvir edildiği oyunlar da aynı özelliğe sahiptirler. Tandıra Koydum Paçayı, Deli Kız Sinin Geliyor vb. türküler bu özelliklerinden dolayı seyirlik oyunlara kaynaklık etmişlerdir. Bu türkülerin sözleri yetenekli oyuncular tarafından canlandırılarak komik öğesi ile birleştirilir. Müzik eşliğinde ve dans biçiminde sunulur.

E. Günlük Olaylar

Seyirlik oyunlardan bir kısmı konularını doğrudan günlük hayattan alırlar. Yaşanan hayatın içinden bir kesit alınarak dramatize edilir, böylece bir oyun ortaya çıkmış olur. İncelediğimiz oyunların büyük bir kısmı bu türdendir. İki çocuğun sokakta âşık oynaması, gülünç öğelerle beslenerek Aşık oyunu adıyla sunulur. Doktor, çoban, kalaycı gibi meslek sahiplerinin taklidine dayanan, aile hayatını gündeme getiren oyunlar da konularını günlük hayattan almışlardır. Ancak bunları, kökleri eskiye dayanan adet ve inanmalardan bütünüyle soyutlamak mümkün değildir. Kutsal törenlerin, ritlerin, totem ve ongun unsurlarının izlerine rastlamak ihtimal dâhilindedir.

 

 

 
  Bugün 1 ziyaretçi  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
CopyRight(c)Suat Kılınboz-Muhammet Erözkan
CopyRight(c)Tüm Hakları Saklıdır